Kara Yazı henüz kendi yolunu bulabilmiş değil

Işınla Bizi Scotty 26.04.2017 Kara Yazı
Kara Yazı

Kara Yazı'nın önceki bölümünü Mehmet'in, Melisa'ya onu istemediğini ve başkasını sevdiğini kanıtlamak için Yaren'i öptüğü sahnede bırakmıştık. Dördüncü bölümü ise şimdiye kadar olup biten her şeyin kısa bir özetininin Derya'nın ağzından ve onun bakış açısıyla anlatıldığı uzun bir girişle açtık. Hâlâ bazı sırlar olsa da Derya'nın bir takım mecburiyetler nedeniyle Sinan'ın oyununa ortak olduğu daha bir netleşti. Bölüme Derya'nın bakış açısıyla başlamamız bazı değişikliklerin hebarcisi gibiydi de. Önceki bölümü onlarla geçirip onlarla bitirdiğimiz Yaren ve Mehmet, ana karakter ve ana hikaye olmayı Derya ve Erdem'e bırakmışlardı bölüm boyunca. 

 
Bölümün başında, uzun özetli açılış sahnesinden sonra Yaren'in, kendisini öptüğü için Mehmet'e attığı tokatla birlikte hızla bir romantik-komediye geçiş yaptık. Ufak tefek inatlaşmalar, kaçırmalar, zorla alı koymalar... Tatlı çekişmeler gibi gösterilmeye çalışılsa da bir kadının rızası dışında öpüldüğü yetmiyormuş gibi, bir de rızası dışında alı koyulması ve kaçırılmasının şeker mi şeker(!) bir biçimde işlendiği bir sahne. Yaren'in, bencil ve sorumsuz biri olduğunu düşündüğü Mehmet'in yüzüne bunu vurması ve Mehmet'in kendisiyle yüzleşmesiyle toparlanan sahnenin ardından çok daha ilginç, heyecan verici başka bir yüzleşme sahnesine geçtik. Oğuz Karahan kılık değiştirmek bir şekilde, iş beklediği yerde Halil'in yanına oturup, Derya'yı öldürmesi için cesaretlendirmek üzere onunla sohbete başlamıştı. Tonu, gerilimi ve duygusuyla çok başarılı çekilen sahnede Oğuz, Halil'in kızı ve namus kavramıyla ilgili yaşadığı tüm mücadeleyi yüzüne vurdu. Adeta Halil'in kendi içindeki şeytanı gibi Derya'yı öldürmesini fısıldadı ona. Derya'nın bir çocuğu olduğunu öğrenen Halil'in aklının başından gitmesiyle sonlandı sahne. Sahnede dikkat çeken bir başka şey de Oğuz Karahan'ın kendisinin tamamen zıttı bir karaktere bürünmek için duyduğu istekti sanki. Giydiği kıyafetler, beden dili, konuşma şekli, rolünü büyük bir inançla canlandırması. Hayatı boyunca hep bu anı beklemiş gibi bir adanma.. Oğuz'un  sırf bir dertten kurtulmak için girdiği kılıktaki başarısı biraz fazla kaçsa da iki oyuncunun harikalar yarattığı sahne 'iyi ki Haluk Bilginer ve Emre Kınay gibi oyuncularımız var' dedirtti.
 
Açılışı da onun bakış açısıyla yaptığımız bölümün kalanı, ağırlıklı olarak Derya üzerineydi. Onun hastaneden kaçışı, oğlunu almaya çalışması, bu arada Erdem tarafından kandırılması/ kaçırılması, en sonunda da kapatıldığı binadan kaçarken kendisini öldürmeye gelen babasıyla yeniden yüzleşmesi ve oğlunu Halil'e bırakarak polise teslim olması.
 
Bu hikaye Derya'nın hikayesi olsaydı, birkaç aksama dışında kötü işlenmiş değildi aslında (Derya'nın bebeğine annelik eden halası ile olan sahneler ve Elif'in kocasını sevgilisiyle yakaladığı sahne hem çekim hem performanslar açısından oldukça zayıftı) ama asıl ana karakterlere mesafemiz, olayları takibimiz bakımından kontrolsüz gelişiyordu her şey. Zaman akışında ya sorun vardı ya da izleyicinin zaman algısı yeterince iyi yönlendirilemiyordu. Derya'nın yaşadığı onca şeye, geçirdiği olay dolu koca bir güne karşın Yaren ve Mehmet'İn teknede kısa bir süre kalıp ardından sadece yolda Derya'ya ulaşmaya çalışıyor olması zaman açısından örtüşmüyordu. Özellikle bölümün sonlarına doğru Derya'nın Erdem'le geçirdiği süre, o binaya kapatılması, oradan çıkmaya çalışması sırasında oraya ulaşmaya çalışan Halil o kadar az göründü ki sonunda bizi bir sürprizin beklediğinden emindim. Olan sadece kurgu problemiymiş. 
 
Her bölüm bir kere izlediğimiz "sen bizi namusun kadar sevmedin baba" sahnelerinden biri bu bölümde de yer alıyordu. Öncekilere nazaran daha önemli, daha kritik ve işlevsel bir yerdeydi. Derya böyle bir konuşmayı, kucağında bebeğiyle babası ona silah doğrultmuşken yaptı bu kez.  Ne var ki bütün bu sitemler ve iç dökmeler izleyicide duygusal açıdan tam karşılık bulamıyor. İzleyiciyi ikna edemiyor çünkü. Kızların sevgi görmediklerini, namusunu onlardan çok sevdiğini söyledikleri babalarını neden bu kadar sevdikleri net değil. Halil ceza evinde olduğu için tüm ergenlikleri boyunca, 9 yıl onu görmemişler, birlikte yaşayamamışlar üstelik. Derya'nın babasına karşı duyduğu korkudan, onun baskısından, bütün bu yalanlara mecbur kaldığından bahsetmesi daha inandırıcı olurdu, babası onu şehir dışında yatılı olarak hemşirelik okumaya göndermiş olmasaydı eğer. Sürekli yakınılan baskıyı birkaç ağdalı laf ve Songül'ün saçının kesilmeşi dışında pek bir yerde göremiyoruz çünkü. Kimse yapacağından geri kalmıyor. Babanın baskısı hiçbir şeye engel olmuyor. Dolayısıyla bunca yakınma da izleyicide karşılığını bulamıyor. 
 
Derya'nın oğlu olmadan asla yaşamayacağını söyleyip, o kadar çırpındıktan sonra bir anda bebeği babasına bırakıp gitmesi mantıklı mıydı peki? Üstelik bebek başkasının nüfusundayken, Halil'in namus, toplum baskısı ve torun sevgisi, merhamet çatışmaları nasıl işlenecek? Mantıklı bir akışta kısa sürede bu durumun açığa çıkması gerekir.
 
Yapılmak istenen şeyin, babanın baskısı ve çocuklarından esirgediği sevginin yok yere bir sürü insanın hayatını zehir edişinin anlatılmak istenmesini çok değerli buluyorum ama başarıyla işlenebildiğini düşünmüyorum. Derya'nın sevgisizliği ve baskıları yüzünden hesap sorduğu konuşma bu amaca hizmet etmekten çok Halil'in mağduriyetini gösterdi sanki. "Ablası kaçmış.. Karısı onu aldatıp kaçmış.. Kızını hemşire olması için şehir dışına okumaya göndermiş, kızı bir adamdan hamile kalmış ve bunu saklamış.. E bu adam haksız mı?" diyecek tonlarca insan yok mu tv karşısında? Kızları şımarık ve sorumsuz, babayı ise haklı görmeyecek mi izleyici? Halil'in bu derce saf, masum ve  mağdur işleniyor oluşu esas amacın tam zıttına hizmet ediyor nerdeyse. 
 
Kara Yazı ilginç konusuna ve önemli amacına rağmen hâlâ anlatım dilini, bakış açısını bulabilmiş ve yolunu çizebilmiş değil. 
 


Paylaş

Yorum yapın

Son Yazılar